Gazete: Özgür Gündem | Tarih: 24 – 25 Ağustos 1992 | Söyleşi: Mehmet Aktaş
Kürtçe Yazma ve Dil Üzerine Savunması
“Yazık ki, Kürtçe yazmayı hiç düşünemedim. Bir kere, yazacak kadar Kürtçeyi bilmiyorum. Bir kere, konuşarak bile Kürtçe bir hikaye anlatacak kadar Kürtçem yok. Sadece kısa diyaloglar yapabiliyorum. Kürtçeyi iyi anladığımı sanıyorum, konuştuklarında. Kürt arkadaşlarım, Kürtçeyi benim bu kadar anlayabildiğime bile çok şaşarlar. Ben bir Türkmen köyünde doğdum, bu bir. Evimden on iki yaşındayken ayrıldım, bu iki. Gene de bu kadar Kürtçem kalmışsa bu bir çaba sonucu.”
Kürt Kültürüyle Bağlantısı
“Kürt kültürüne gelince, o kültür bana gökten mi düşecekti? Yirmi yaşıma kadar Çukurova’da kaldım. Ondan sonra da İstanbul’a geldim. Hiç Kürtçe konuşmadım. Kiminle konuşacaktım? Kürt kültürüne gelince, Çukurova’ya gelen dengbejlerden epeyce destanlar dinledim. Gaco Memet, çok Kürt destanı bilirdi ve de gecelerce söylerdi. Komşumuzdu Kadirli’de Gaco Memet. Bir de Abdal Musa vardı. Ondan da çok kilam dinledim. İşte benim Kürt kültürüm bu kadar.”
Ağrı Dağı Efsanesi Üzerine Eleştiriler
“Bu silsile, bir aşk hikayesinin altındaki mücadeleyi nasıl görüyorsunuz? Siz mi icat ettiniz o mücadeleyi? Romana siz mi soktunuz? Bir soruyu unutmayız, niçin sormadığınıza doğrusu şaşıyorum. Bu kitap için birçok kişi yazı yazdı. Bana ve bu kitaba saldırdılar. Kürtler, benim bu hikayeyi bir Kürt destanından aşırdığımı yazdılar… Ben hangi Kürt destanından almışım ‘Ağrı Dağı Efsanesi’ni? Bunu bana gösterseler de, ben de nasıl aşırdığımı bir bilebilsem. Kimisi de o kadar aşırı gitti ki, Kürt yazarlarının, benim o güzelim Kürt destanını berbat ettiğimi yazdı! Hangi Kürt destanını? Türkler de biraz daha yumuşak, benim ‘Ağrı Dağı’nı bir Türk türkülü hikayesinden aldığımı yazdılar. Hangi türkülü hikaye? Nerede o etkilendiğim hikaye? Yok.”
“Ben her zaman açık konuştum. Bir Bahçeli (Kadirli’nin bir köyü) olduğumu söyledim. Benim ailem oraya geldiğinde köyde on ev vardı. Onlardan birisi bizdik. Geriye kalan dokuz ev Türkmen’di. Ben bir Türkmen köyünde doğdum, bu bir. Evimden on iki yaşındayken ayrıldım, bu iki. Gene de bu kadar Kürtçem kalmışsa bu bir çaba sonucu.”
Kürtçe Yazmama ve Kimlik Üzerine
- Kürtçe Bilgisi: “Yazacak kadar Kürtçe bilmiyorum. Sadece kısa diyaloglar yapabiliyorum. Kürt arkadaşlarım, Kürtçeyi benim bu kadar anlayabildiğime bile şaşarlar.”
- Neden Kürtçe Yazmadı?: “Yirmi yaşıma kadar Çukurova’da kaldım. Ondan sonra da İstanbul’a geldim. Hiç Kürtçe konuşmadım. Kiminle konuşacaktım?”
- Öze Dönüş: “Ben her zaman açık konuştum. Rahmetli babamın sağlığında bile ben Kürt olduğumu söyledim. Benim hiçbir zaman Kürtlüğümü gizlemek gibi bir ayrıcalık görmedim.”
Çocukluk Anıları ve Ailesi
“Çocukluğumdan bu yana, biz Kadirli’ye yerleşinceye kadar hep Kürt köylerinden geçtik. Köyleri tek tek biliyorum. Kadirli’ye gelip yerleştiğimizde, arkasından bir kısım yakınlarımız da geldi. Van’dan, Erciş’ten gelen bir silsile… Bizim ailede Kürtçe konuşulurdu. Annemle babam her zaman Kürtçe konuşurlardı.”
Aydın Olmanın Sorumluluğu Üzerine
“Aydın, sadece kalemini kağıda süren değildir. Aydın, en başta halkının ve insanlığın çektiği acının sesidir. Eğer aydın, baskı dönemlerinde susuyorsa, yanlışa ‘yanlış’ demiyorsa, o aydın değildir. Ben elli yıldır yazıyorum, tek bir gün bile halkımın acısına gözümü kapamadım. Kürt halkının acısı, benim acımdır; Türk halkının acısı da benim acımdır. İnsanlık onuru, hiçbir sınır tanımaz.”
Devlet, Birey ve Makineleşme
“Devlet, tarih boyunca bireyi kendi kalıplarına sokmak istemiştir. İnsanı makineleştirmek, tek tip hale getirmek devletin değişmez huyudur. Bizim edebiyatımız ise tam tersine, insanın o gizli, o eşsiz, o birey olan yanını arar. Roman, devletin tek tipleştirme çabasına karşı bireyin isyanıdır. Ben romanlarımda her zaman o isyanı, o direnişi anlattım.”
Doğa ve İnsan Bağlantısı
“İnsan doğadan koptu mu, mahvolur. Biz bugün kentlerde betonların arasına sıkıştık, ormanları yaktık, dağları deldik. ‘Ağrı Dağı’ dediğimde sadece bir dağı değil, insanın özgürlüğünü, ulaşılmaz olanı, o kadim direnci anlattım. Doğa, insanın tek sığınağıdır. Eğer doğayı yok edersek, insanlığı da yok ederiz. Çukurova’nın o bereketli toprağını kurutanlar, aslında geleceğimizi kurutuyorlar.”
Barış ve Diyalog Zorunluluğu
“Bu ülkede birbirimizi anlamamızın tek yolu diyalogdur. Ben Marksistim, sosyalizmin insanlığı bu karanlıktan çıkaracağına inanıyorum. Ancak bu karanlıktan çıkış, birbirimizi kurşunlayarak değil, birbirimizin dilini, acısını, kültürünü duyarak olur. Türklerin ve Kürtlerin bin yıllık ortak bir geçmişi var. Bu geçmişi, kanla değil, kardeşlikle, anlayışla onarmalıyız.”
“Ben bir Marksistim. Kendimi bildim bileli bu düşünceye bağlıyım, elli-altmış yıldır Marksistim. İnsanlığın sömürüden kurtulacağına hiçbir zaman ‘yok’ demiyorum. En sonunda gene de sosyalizm gelecek, dünyanın dengesi bugün değilse, yarın gene değişir. İnsanlık onurunu her şeye karşın kurtarmayı becerecektir. Bizim ülkemizde demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelesi hiçbir zaman bitmeyecek. Bu, bir namus borcudur.”
“Çukurova benim romanlarımda ne kadar bir cehennemse, o kadar da cennetttir. İnsanlar sömürülüyor, eziliyor ama o toprağın bir bereketi, bir de direnişi var. Benim romancılığım o direnişin sesidir. Ben halkın içinden geldim, halkın diliyle yazdım.”
*Bu yazı Özgür Gündem gazetesinin 23-24 Ağustos 1992 tarihli sayılarında iki bölüm halinde Mehmet Aktaş imzasıyla yayınlamıştır. Yazı orijinal bütünlük bozulmadan düzenlenerek buraya alınmıştır.

